Hatıraların İzinde Antalya
kamp

Hatıraların İzinde Antalya

Semiha Ayverdi16 Haziran 2026 · 2 dk okuma
1 1
Türkiye, Antalya avrupa 16 Haziran 2026

Ankara'nın alıştığım kuru havasından ve yoğun temposundan uzaklaşıp Antalya'ya geldiğimde, her seferinde farklı bir duygu hissediyorum. Deniz kokusu, palmiyeler ve tarihle iç içe geçmiş sokaklar insana sanki başka bir ülkedeymiş hissi veriyor. Bu ziyaretimde de çocuklarla birlikte Kaleiçi'ni yeniden keşfetmeye karar verdik.

Gezimize Saat Kulesi'nden başladık. Atatürk Anıtı'nın bulunduğu meydana doğru yürürken çocuklar çoktan koşmaya başlamıştı. Ankara'da geniş caddelere alışkın olsak da Kaleiçi'nin dar taş sokaklarında onların peşinden koşmak ayrı bir macera oldu.

Merdivenlerden aşağı inip küçük bir sanat sergisinin bulunduğu alana ulaştık. Ben tabloları incelemeye çalışırken çocuklar çoktan bir sonraki keşif noktasını bulmuştu bile. Tarihi toplar, eski surlar ve yüzyıllardır ayakta duran taş yapılar onların gözünde adeta bir oyun parkına dönüşüyordu.

Eski hamamın kapısına kadar gidip açmaya çalıştılar. Ardından türbelerin bulunduğu bölüme geçtik. Çocuklardan biri tabelayı gösterip:

"Burada ne yazıyor?"

diye sordu.

"Kafe."

cevabını verdim.

Bir süre düşündükten sonra gelen cevap ise hepimizi güldürdü:

"İçeride mezarlar varken neden kahve yapıyorlar ki?"

Çocukların tarihi mekânlara bakış açısı gerçekten bambaşka oluyor.

Kaleiçi'nde dolaştıkça yıllar önce gördüğüm Antalya ile bugünkü Antalya arasındaki farkları daha net hissetmeye başladım. Bir zamanlar küçük esnafın bulunduğu sokaklarda artık daha fazla hediyelik eşya dükkânı vardı. Restorasyon yapılan evler oldukça güzel görünüyordu ancak bazı yerlerin eski ruhunu özlediğimi de itiraf etmeliyim.

Yine de Antalya'nın atmosferi hâlâ büyüleyici. Şehrin merkezinde olmanıza rağmen bazı sokaklarda öyle bir sessizlik var ki araç seslerini bile duymuyorsunuz. Özellikle Ankara'nın sürekli hareketli trafiğinden sonra bu sakinlik insana iyi geliyor.

Sokaklarda gezerken yıllardır aynı yerde çalışan bir lületaşı ustasına rastladık. Çaylarımızı içerken Antalya'nın eski günlerinden bahsetti. Turizmin nasıl değiştiğini, küçük pansiyonların artık eskisi kadar ilgi görmediğini anlattı. Eskiden sırt çantalı gezginlerin doldurduğu sokakların yerini büyük otellerin aldığını söyleyince biraz hüzünlendim.

Öğle saatlerinde Hadrian Kapısı'na doğru yürürken çocukların dikkati yine başka bir şeye takıldı.

"Anne, burada Subway açılmış!"

Bir süre sonra klasik soru geldi:

"McDonald's'a gidebilir miyiz?"

Antalya'da onlarca yerel lezzet dururken fast food fikri bana pek cazip gelmedi. Sonunda hep birlikte peynirli gözleme ve ayran yemeye karar verdik. Ardından dondurma molası verdik ve Akdeniz güneşinin altında kısa bir dinlenme fırsatı bulduk.

Daha sonra Konyaaltı tarafına geçtik. Ankara'da deniz görmeye alışık olmayan biri için Akdeniz'in maviliği hâlâ etkileyici geliyor. Çocuklar ayakkabılarını çıkarıp suya koşarken ben sahilde oturup manzarayı izledim. Hafif bir rüzgâr esiyor, güneş yakıcı olmadan içimizi ısıtıyordu.

Ertesi gün Serik ve Belek taraflarını da gezme fırsatı bulduk. Bölgenin son yıllarda ne kadar büyüdüğünü görmek şaşırtıcıydı. Eskiden sakin olan birçok alan artık dev oteller ve tatil köyleriyle dolmuştu. Turizm gelişmişti ama bazı yerlerde eski doğallığın kaybolduğunu hissetmemek elde değildi.

Yine de Antalya'nın büyüsü kolay kolay kaybolmuyor. Deniz, tarih, güneş ve insanların sıcaklığı bir araya geldiğinde ortaya gerçekten özel bir şehir çıkıyor.

Ankara'ya dönüş yolunda şunu düşündüm:

Bazı şehirler sadece gezilmez, hissedilir.

Antalya da benim için tam olarak böyle bir yer. Her ziyaretimde farklı bir hikâye bırakıyor ve her seferinde geri dönmek için yeni bir sebep veriyor.

Bu yazıyı puanla
3.8 · 4 değerlendirme

Yorumlar (1)

Sıla18 Tem 18:43

Harika yaa süper hissetmek gerçekten çok önemli