Londrayı seviyorum
Londra’da doğup büyümüş biri olarak, bir dönem bu şehre karşı farkında olmadan biraz kayıtsızlaştığımı itiraf etmeliyim. Hayatım boyunca burada yaşadığım için Londra'nın büyüsüne alışmış, onu sıradan görmeye başlamıştım. Bu devasa şehrin artık beni şaşırtacak ya da heyecanlandıracak pek bir yanı kalmadığını düşünüyordum.
Ancak birkaç ay önce yaşadığım küçük bir an, bakış açımı tamamen değiştirdi. Arkadaşlarımla geçirdiğimiz eğlenceli bir gecenin ardından taksiyle şehir merkezinden dönüyorduk. Tower Bridge'in üzerinden geçerken camdan dışarı baktım ve o anda Londra'yı ilk kez gerçekten gördüğümü hissettim. Daha önce hiç bu gözle bakmamıştım. Şehrin ışıkları, tarihi yapıları ve Thames Nehri'nin üzerinde uzanan o eşsiz manzara karşısında büyülendim. O an fark ettim ki Londra, aslında düşündüğümden çok daha etkileyici ve büyüleyici bir şehir.
Yıllardır her gün önünden geçtiğim kırmızı telefon kulübeleri, Buckingham Sarayı, Kensington Bahçeleri ya da Big Ben gibi simgeler, dünyanın dört bir yanından gelen insanlar için birer hayal ve keşif noktasıydı. Ben ise onları sıradan bir günün parçası olarak görmeye başlamıştım. Oysa insanlar bu güzellikleri görebilmek için binlerce kilometre yol kat ediyor, ben ise onların tam ortasında yaşıyordum.
Şimdi çok daha iyi anlıyorum; bu şehirde yaşamak gerçekten büyük bir ayrıcalık. Londra yalnızca tarihi ve mimarisiyle değil, kültürü, enerjisi ve her köşesinde sakladığı hikâyeleriyle de insanı kendine hayran bırakıyor.
Londra benim evim. Ve bugün, her zamankinden daha fazla, bu şehrin bir parçası olmaktan gurur duyuyorum. ❤️

Yorumlar (1)
Yorum yazmak için giriş yap.
Londra sevilmezmi ne güzel farkındalık ve bilinç temalı bir yazı 🖋️